HZ. PEYGAMBER’İN (A.S.) HİCRETİ VE MUHARREM AYI

 

Muharrem Ayı ve Aşure Günü

 

20 Ocak 2007 Cumartesi günü idrak ettiğimiz (1 muharrem 1428) “Hicri Yılbaşı”, 29 Ocak 2007 Pazartesi günü de, 10 muharrem 1428: Hz. Peygamberin sevgili torunu Hz. Hüseyin efendimiz ve arkadaşlarının (Ehl-i Beytin) Kerbela’da hunharca şehid edildikleri mübarek muharrem ayının onuncu “Aşure Günü”dür. 

Muharrem ayı, kameri ayların ilkine verilen isimdir. İslam öncesi cahiliye dönemi müşrik Arap topluluklarının ve aynı bölgede yaşayan Yahudilerin de saygı gösterdikleri ve hürmet ettikleri bu ay, dinimizce de hürmet ve saygıya layık görülmüş ve muhterem kabul edilmiştir. Bu ayda savaşmak ta haram sayılmıştır.

            Muharrem ayının onuncu günü “aşure günü”dür. Resul-ü Ekrem ( s.a.v): Aşure günü orucunun önceki yılın günahlarına kefaret olacağını umarım” ( Tirmizi, Savm,47) buyurmuştur. Hz. Aişe validemizin belirtdiği üzere Mekke’de Peygamber Efendimiz ve ashabı aşure orucunu tutmaktaydı. Medine’ye hicretlerinden sonra da bu orucun tutulmasını istemiştir. Ancak Medine’de yaşayan Yahudi topluluklarının da Muharrem ayının onuncu gününde oruç tuttuklarının Sevgili Peygamberimize hatırlatılması üzerine; bu günü bir önce, yada bir gün sonrasıyla tutulmasını tavsiye etmiş, dolayısıyla aşure orucunun bu şekilde tutulması sünnet olmuştur. Hz. Peygamber (s.a.v) Ramazan orucundan başka aşure orucu da tutmuş ve “ Ramazan orucundan sonra tutulan en faziletli oruç Allah’ın ayı olan Muharrem ayında tutulan aşure orucudur.” (Buhari, Savm, 69) buyurmuştur.     

Dini literatürde insanlık açısından önemli pek çok hadisenin bu günde, yani Muharremin onuncu gününde gerçekleştiği rivayet edilir. Bu güne aşure günü denmesi Muharrem ayının onuncu günü olması sebebiyledir. Bu konu ile ilgili olarak İslam kaynaklarında pek çok rivayetin var olduğu görülür. Aşure gününde gerçekleştiği rivayete edilen önemli hadiselerin bazıları şöyledir:

Yerlerin ve göklerin yaratılması, insanlığın ilk atası ve ilk peygamber Hz. Adem’in (a.s) yaratılması, cennete konulması, cennetten çıkartılması, tövbesinin kabul görmesi, Hz. Nuh’un (a.s) tufandan kurtulması, Hz. Yusuf’un (a.s) balığın karnından çıkması, Hz. İbrahim’in (a.s) ateşten necat bulması, ateşte yanmaması, Hz. İdris’in (a.s) göğe çıkartılması, Hz. Süleyman’a (a.s) saltanat verilmesi, Hz. Yakup’un (a.s) oğlu Hz. Yusuf’a (a.s) kavuşması ve kuyudan çıkması, Hz. Eyüp’ün (a.s) hastalıktan şifa bulması, Hz. Musa’nın (a.s) Kızıldeniz’i geçmesi ve Firavunun helak olması, Hz. İsa’nın (a.s) doğumu ve ölümden kurtulup diri olarak göğe yükseltilmesi, Hz. Hüseyin efendimizin şehit edilmesi şeklinde rivayetler vardır. Muharremin onuncu gününde bir kısım peygambere kerametler ihsan edilmesinden dolayı da bu güne aşure denilir. Bu günle ilgili olarak en çok anlatılan ve hatırlarda kalanı Kerbela Faciasıdır.

Ehl-i Beyt ve Kerbela Faciası

            Yönetimi elinde bulunduran Muaviye’nin, yürütmekte olduğu hilafet makamını Saltanata dönüştürmesinden sonra oğlu Yezit devletin başına geçmiştir. Zira o zamana kadar gelen devlet başkanları Hulefa-i Raşdin’in yürüttüğü seçim ve şura sistemine bağlı kalmaktaydılar. Ancak Yezit’in babasından sonra doğrudan devlet başkanlığı makamına oturmasıyla; o zamana kadar süregelen devlet başkanının seçimindeki şura, seçim ve istişare geleneği sona ermiş oldu. En yetkili idari makam Şam yönetimi idi ve aldıkları yetkiyle Müslümanlara zulmedilmekteydiler. Tam anlamıyla dikta rejimi uygulanmaktaydı. Ülke sınırları içerisinde yaşayan Müslüman halk; artarak devam eden, yoğun baskı ve zulüm altında tamamıyla sindirilmiş, haklarını talep edemez, seslerini çıkartamaz hale gelmişti. Mekke ve Medine’ de ikamet eden Müslüman halkta bu zulümden nasibini almış ziyadesiyle etkilenmişti. Kısa bir süre zarfında Yezit, bölgenin önemli bir bölümünü ele geçirmiş, tümünde hâkimiyeti ele geçirme mücadelesine girmişti. İktidarı ele geçirmek, tahta oturmak gibi hiçbir art düşüncesi olmayan Peygamberimizin sevgili torunlarından Hz. Hüseyin Efendimiz; Şam zulmüne karşı uyarıda bulunmak, Müslümanların kendisine ulaşan şikayet ve problemlerini iletmek amacıyla birkaç arkadaşı ve yakınıyla birlikte yola çıktı.

            Hz. Peygamber’in Mekke’den Medine’ye Hicretinin 60. yılında, 10 Muharrem AŞURE gününde, Kerbela’da beklediği ilgi ve karşılamayı göremedi. Tam aksine çok sert ve şiddetli bir saldırıyla karşılaştı. Onun maksadı kesinlikle Şam yönetimiyle savaşmak değildi. Zira gaye onlarla savaşmak olsaydı kadın ve çocukların aralarında olmaması gerekirdi. Hiç beklenmeyen oldu, şiddetli bir savaş meydana geldi.

            Yezit gerekli hazırlığını yapmış, oldukça düzenli bir ordu hazırlamıştı. Böyle bir düzenli ve güçlü ordu karşısında Hz. Hüseyin efendimizin etrafında sadece 32 atlı ve 40 piyade askeri vardı. Onlarda yolda can güvenliğini korumak amacıyla alınmıştı. Zira bu gurubun içinde yaşı oldukça küçük çocuklar da mevcuttu. Savaşta, Ehl-i Beyt’in yaşları 7’yi geçmeyen bir iki çocuktan başka tamamı Yezit’in askerleri tarafından vahşice kılıçtan geçirilmişti.                 

            Kerbela faciasından sonra Yezit’in adamları Şam’a götürebilmek ve ödül alabilmek için kelle kapma yarışına girdiler. Kim çok kafa götürürse, onun makam ve itibarı yükselecek göreceği ikramlar da o denli artacaktı. Ehl-i Beyt, Hicri 60. senesinde, 10 Muharrem Aşure gününde Kerbela’da,  azgın nefislerin ihtirası ve çıkarlar uğruna katledilmişlerdi.

            Oysa Hz. Hüseyin efendimiz savaşmak için gitmemiş, bu savaşa iktidarı ele geçirmek, Yezit’in dikta yönetimine son vermek için de katılmamıştı. Zira o şöyle demekteydi:“ Onlar; Yezit ve etrafındakiler şeytana itaat edip Allah’a itaati terk ettiler. Halka zulmettiler. Toplumda Fitne ve fesadı başlatıp ilahi esasları çiğnediler. Devlet gelirlerine el koyup, haramı helal, helâlı de haram yaptılar.

Bu acı olayın hiçbir Müslüman tarafından tasvip görmesi mümkün değildir. Ancak Müslümanlara düşen görev, tarihten gelen bu ve benzeri üzücü olayların tekrarlanmaması, birlik, dirlik, beraberlik ve kardeşlik bağlarının korunabilmesidir. Hz. Hüseyin Efendimizin içerisine düştüğü korkunç facianın benzeri; bugün Irak başta olmak üzere İslam dünyasında tüm Müslümanlara yaşatılmak, Şii - Sünni çatışması meydana getirilmek istenmektedir. 

Hz. Peygamber’in Hicreti ve Hicri Yılbaşı

Hak ve gerçek olup hiçbir tahrifata (değişikliğe) uğramaksızın asrımıza kadar intikal etmiş bulunan; kıyamete kadar da devam edeceği Cenab-ı Hak tarafından Kur’an’da bildirilen yüce dinimiz İslam, Mekke’de doğmuştur. Mekke’de, müşriklerin büyük zulmüyle karşılaşan ve yayılma imkânı bulamayan İslam’ın; Mekke şehri dışına taşması ve bugün ulaştığı muhteşem güce ulaşması ancak hicretle, Medine ufuklarından olmuştur. Mekke’de Cebel-i Nur’da doğan İslam güneşi dünyaya Medine ufuklarından yayılmıştır. İslam’ın ve onun temel kitabı Kur’an’ın yüce ve evrensel mesajı; Hz. Peygamber’in (s.a.v), O’nun Ehl-i Beyti ve arkadaşlarının (Ensar ve Muhacirinin) üstün gayretleri sonucu yeryüzünde büyük bir hızla yayılmış, cehalet ve şirk bataklığında boğuşan, karanlıklar içerisinde yüzen insanlığa huzur ve barış getirmiştir. Bugün ulaştığı muhteşem gücün başlangıcı mübarek hicret ayı muharremdir.

Hicret lügatlerde; kişinin herhangi bir şeyden lisan, kalb ve bedeniyle ayrılması şeklinde tanımlanmıştır. İslam tarihinde hicretle daha çok Hz. Peygamber’in (s.a.v) ve Mekkeli Müslümanların Medine’ye göçü ifade edilir. Allah Teâla Kâinatta insanı en şerefli varlık olarak yaratmış ve sayısız nimetlerle nimetlendirmiştir. Zaman zaman insanlar arasından seçtiği mümtaz şahsiyetleri, Hak elçilerini, birtakım kitap ve sahifelerle;  onların yollarını aydınlatan, nur saçan birer kandil, önder ve rehber olarak göndermiştir.

Fakat bir kısım Hak elçileri kavimleri tarafından hüsnü kabul görürken; bir kısmına da iman edilmeyerek hasmane tavırlar sergilenmiş, katliamlara varan davranışlarla karşı karşıya bırakılmışlardır. 

Peygamberler yüklendikleri ağır risalet görevinin tabii sonucu olarak, zaman zaman saldırıların muhatabı olmuşlar ve başka diyarlara hicret etmek zorunda kalmışlardır. Hz. Peygamber’inde (s.a.v) yüklendiği görevde zor, büyük ve ağırdı. Onun da diğer peygamberler gibi aynı sıkıntılarla karşılaşması muhakkaktı. Nitekim öyle de olmuştur. İslam’ın güçlü soluğu, Allah’ın (c.c) hak elçisi, ahir zaman nebisi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v) ashabıyla, dost ve arkadaşlarıyla aynı saldırılara maruz kalmıştır.  

Zira sevgili peygamberimizin Peygamberliğinin Mekke döneminde nazil olan ayetlere baktığımızda; kavimleri tarafından yurtlarından çıkartılan peygamberlerden sıkça bahsedildiğini görürüz. Cenab-ı Hak bu ayetleri inzal etmek suretiyle sevgili habibi Hz. Muhammed Mustafa (s.a.v)’i ve Mekkeli Müslümanları psikolojik olarak bu kutsi yolculuğa hazırlanmaktaydı. Hz. Peygamber, insanlığın insanlık değerinin kaybolduğu, köle ve cariye olarak satıldığı, her türlü işkence ve zulmün reva görüldüğü, hak ve adalet mefhumlarının tamamen kalktığı, kız çocuklarının diri diri toprağa gömüldüğü, şirk, zulüm ve cinayetlerin hat safhaya ulaştığı, insanların karanlıklar içinde yüzdüğü, etrafı tamamıyla sapıklık ve zulmet bulutlarının kapladığı bir anda dünyaya gelmişti. Zulmet karanlıklarını parçalayarak doğan İslam güneşi ve onun güçlü soluğu Hz. Peygamber (s.a.v);.İnsanlığı zulmetten nura davet etmiş, çok kısa bir sürede etrafı kaplayan İslam nuru güçlü yayılışını sürdürmüştür. O, toplumları şirkten Tevhide davet etmiş, bu güçlü davet çevrede yaşayan kavimlerin ulularını,  Mekke’nin azılı müşriklerini ziyadesiyle korkutmuş ve onları acımasız, sert tedbirler almaya itmişti. Oysa İslam’ın davet ettiği kimseler Hz. Peygambere; “Muhammedinü’l-Emin- güvenilir Muhammed” diyorlardı.

            Bu davet sonucunda İslam’a olan teveccüh ve yoğun yönelişi yok etmek, Hz. Peygamber’in (s.a.v ) yükselişini engellemek için aşırı bir gayret içine girdiler. Hz. Peygamberi ve akabinde yakın çevresini bu ulvi davadan vaz geçirebilmek için önce birtakım dünyalık, mal, mülk, makam vb. tekliflerde bulundular. Müşriklerin teşebbüsleri karşılık görmeyip sonuçsuz kalınca, inançlarında vazgeçirebilmek için şiddet ve işkenceye yöneldiler. Fiili baskıların artması üzerine Peygamber Efendimiz bir kısım ashabının Habeşistan’a hicret etmesine izin verdi. Kendisi ise tebliğine yine Mekke’de devam etti. Bu esnada İslam’ın yayılışı hızlanmış, Hz. Hamza ve Hz. Ömer gibi kavmin iki büyük şahsiyeti de Müslümanlar halkasına katılmıştı. Müşrikler zulmün metodunu değiştirmişlerdi. üç sene süreyle Hz. Peygamber ve ashabı bir mahalleye hapsedilmiş, Müslümanlarla akrabalık ilişkilerinin kurulması, kız alıp verilmesi yasaklanmış, dışardan içeriye yiyecek ve içecek sokulmamıştır. Abluka altında tutulan Resülullah ( s.a.v) ve onun güzide ashabı sanki karantina altındaydı.

Tam bir kuşatma ve tecrit hareketi yaşanmaktaydı kutsal şehir Mekke’de... Diğer en büyük üzücü olay ise; Hz. Peygamber’i (s.a.v.) o çağa gelinceye dek himaye eden, onun çalışmalarına güç katan amcası Ebu Talibi, arkasından da zevce-i muhteremi Ümmü’l mü’minin Hz. Hatice’yi kaybetmiş olmasıydı. Müşrikler İslam’ı tamamen ortadan kaldırabilmenin yolunun Hz. Peygamber’i (s.a.v) ortadan kaldırmaktan geçtiğine karar verdiler. Bu sebeple Peygamber efendimizi sürgün etmek, hapsetmek, hatta öldürmek için planlar yapmaya başladılar. Nihayet Mekke uluları toplanmış kesin ve korkunç karar çıkmıştı.  Hz. Peygamber öldürülecek ve öldüren kişiye de karşılığında kızıl develer ödül olarak verilecekti. Onlar planlar yapıp tuzaklar kurarken, sevgili habibini kıyamete kadar gelecek insanlığa elçi olarak gönderen Allah (c.c) da onların oyunlarını bozmakta, kurdukları tuzaklarını boşa çıkartmaktaydı.   

Müşriklerin İslam’ın güçlü soluğunu boğmak ve Allah’ın Hak elçisini etkisiz hale getirmek için düşündükleri korkunç plan ve tuzakları, aldıkları çok gizli kararı Allahu Teala Cebrail (a.s.) aracılığıyla; “ Hani kâfirler seni tutuklamak veya öldürmek, ya da  

(Mekke’den) çıkarmak için tuzak kuruyorlardı. Onlar tuzak kurarken, Allah da düzenlerini (oyunlarını) bozuyordu.” ( Enfal Suresi 130. Ayet) Peygamber efendimize haber vermişti. Nisa Suresi 100. ayetinde de: “Kim Allah yolunda hicret ederse yeryüzünde gidecek çok yer bulur. ...” buyurarak hicret için izin verilmiş oldu.

Birinci ve ikinci Akabe Biatlerinin ardından Miladi 622’de, Hz. Peygamberin peygamberliğinin 12. yılında Mekke’den Medine’ye hicret, İlahi izne dayanan yolculuk gerçekleşmiş oldu.

 Allah’ın sevgili habibi önce ashabını peyderpey Medine’ye gönderdi. Sonra da, Hz. Ali’yi yatağına yatırarak Hz. Ebu Bekir’le birlikte Medine yolculuğunu gerçekleştirmiş oldu. Hicret olayının tüm seyrini incelediğimizde, Hz. Peygamber’in izlediği güçlü strateji bu gün dahi üzerinde düşünülmesi gereken çok büyük olaydır. Zira Hicret olayı iyi tahlil edildiğinde basit bir göç olayı olmadığı görülür.

Bu sayede Mekkeli muhacir Müslümanlar,  Medineli Ensar tarafından kucaklanmış, bağırlarına basılmış, zulüm ve baskılar kalkmış, özgür bir ortama kavuşulmuştur. Daha başlangıcında dağılmaya yüz tutan Müslüman güç ve potansiyeli Medine’de yeniden toparlanma imkânına kavuşmuş, bu sayede İslam dışa açılmaya başlamıştır. Böylece kansız gerçekleşecek fetihlerin yolu açılmış ve kurulacak İslam devletinin temelleri hicret yurdu Medine’de atılmıştır. Bu sayede İslam’ın güçlü mesajı, Medine ufuklarından dünyaya yayılmaya başlamış oldu. Hicret; İslam tarihinin en büyük hadiselerinden biridir, çok önemli bir dönüm noktasıdır.

Peygamber Efendimiz ve arkadaşlarının Medine’ye hicretinden önce Medine’de yaşayan insan ve kabileler gerek kendi aralarında ve gerekse komşu kabilelerle büyük anlaşmazlık ve savaş içindeydiler. Hz. Peygamber’in hicretiyle Medine’de yaşayan yabancılar, Müslüman olmayan topluluklarla barış içinde yaşama ve iyi ilişkiler kurabilmek için bir anlaşama imzaladılar. Tarihe Medine Vesikası olarak geçen antlaşma, tamamıyla günümüz çağdaş toplumlarına güzel bir örnek teşkil etmektedir.

Hicret olayı irdelenirken yüce İslam’ın insanlık alemine neler kazandırdığı, her yönüyle dejenere olmuş, değer yargılarını tümüyle kaybetmiş o günkü toplumları, nasıl tekrar hayata döndürdüğünün iyi etüt edilmesi gerekir. Zira İslam aynı hastalıklara müptela günümüz çağdaş insanını ve toplumları da aynı şekilde hayata döndürecek güçtedir. Hicretle İslam yeniden hayat bulmuş, Medine-i Münevver’den bütün cihana yayılmıştır.

Hicretin, Hicri takvim yılının başlangıcı olarak kabul edilmesi; Hicretten 17 yıl sonra Hz. Ömer’in hilafeti döneminde Hz. Ali’nin teklifi ile olmuştur. Hicret olayına Müslümanlar tarafından çok büyük değer verilmiş olması sebebiyle; Hz. Peygamber ( s.a.v)’in Mekke’den Medine’ye hicret ettiği yılın 1 Muharremi olan 16 Temmuz 622 tarihini “ HİCRİ – KAMERİ TAKVİM   için “takvim başı” olarak kabul edilmiştir.

 

                                                                                             

Cihangir BOZ / İlahiyatçı